ALDATAN ALDATILANDIR

12/2/2007 -Kategori: Yazilar

MELEKLER İLE ŞEYTANLAR ve meleklere uyanlar ile şeytanlara uyanlar hep ‘an’lar için mücadele ederler. Melekler insan yaşamının anlarını sonsuzlaştırmaya, Yaratıcı adına kullanmaya insanı teşvik ederlerken, şeytanların avukatları anları günaha boyamak ve böylece hiçleştirmek isterler. Çünkü insanın elinde kullanabileceği, değerlendirebileceği biricik hal ‘an’dır.

Yaratıcı adına yaşayan benlikler, şu an elimdeki tek şey şu ‘an’dır der ve bu ‘an’ı Yaratıcı adına kullanmak isterler. Anlar, onlar için, Yaratıcının övüldüğü; O’nun varoluş sahnesinde sergilenen sanatı seyredilerek, isimlerinin tecellisi ile O’nun anıldığı biricik zaman ve biricik imkândır.

Yaratıcı adına yaşamayan benlikler için de ‘an’lar değerlendirebilecekleri tek zamandır. Onlar için de, bu anlar, içlerindeki arzuların tatmin edileceği yegâne zamandır. Yaşanmayan, haz alınmayan, lezzet alınmayan anlar onlara göre de boşa gitmiş zamanlardır.

Sadakatsiz (Unfaithful) filminin en kritik sahnesinde kocasını genç bir adamla aldatıp aldatmama konusunda gidip gelen kadın bir cümleye mağlup olur. Onu kendisiyle ilişkiye girmeye teşvik eden genç erkek şeytanın avukatlığına soyunur ve şeytansı bir gülümseme eşliğinde kadına bir şiir kitabı verip bir şiiri okumasını ister. Şiir:

Şu an için mutlu olun

Sadece şu an sizin hayatınız

mısralarıyla biter. Şiirdeki istek masum bir istektir. Şu an mutlu olmayı istemekte bir sorun yoktur. Sadece şu an insanın hayatıdır. Ama genç erkek bu gerçekliği kadını günaha teşvik için kullanır. Karşısındaki insanları günaha teşvik eden şeytanın avukatlarının kullandığı temel bir tekniktir bu. Erkek, kadına elindeki tek zaman ve imkân olan şu anı arzularını doyurması için kullanması gerektiği, biraz sonrasının geç olacağı mesajını verir. Kadının içindeki sönmeyen vicdanında yer eden melekler üzgündür.

Öte yandan, hayat tek bir andan ibaret de değildir. Yaşamlarını anlık arzu tatminlerine indirgeyen insanların aldandığı nokta budur. Halbuki hayat ardı ardına gelen anlardan oluşur. Tek bir anda yapılacak olası bir hata tüm yaşamı etkileyebilir. Ki, kadın da filmin sonunda aldatmaya karar verdiği o anı zihninde değiştirerek, hiçbir şey yaşamamış olma arzusunu dile getirir. O anın farklı bir şekilde olması ile olan biten tüm olumsuz olayların gidişatını değiştirdiğini hayal eder.

Hayatın, arzuların tatminine indirgenmesi, insanın başını belaya sokar. Said Nursî’nin mükemmel tesbiti ile, “His ve heves ise kördür, akıbeti görmez. Bir dirhem hazır lezzeti, ileride bir batman lezzete tercih eder.” Arzular, ilkesiz bir insanın elinde el bombasına dönüşür. Habire doyum için kişiyi sıkıştıran arzular, geçmiş ve geleceği bilemez. İlkesiz bir insanın arzusu için önemli olan, arzunun kendisidir. Kişi arzuları tarafından bir anın içine hapsolunur.

Hayvanlar için hayat birbirinden bağımsız anlardan ibaret olarak yaşanabilir. Arzuların doyumuna Yaratıcının koyduğu ilkeler dışında ulaşmaya çalışan benliklere, Said Nursî “Hayvan dahi olamazsın” diye seslenir. Çünkü insan başındaki aklı başından atamaz ve akıl meş’um bir âlete dönüşür. İnsan geçmiş ve gelecekle ilişkisini arzuların galeyana geldiği bir anında koparsa da, akıl arzunun etkisinden kurtulur kurtulmaz insanın başını dövmeye başlar. Bu yüzden ilkesiz bir şekilde arzularını anlık tatmine çalışan bir insanın mutlu olması imkânsızdır. Yaratıcının istemediği halleri yaşayan bir insan kendisini kendisinden, evli ise eşinden, çocuklarından bağımsızlaştıramaz. Bağımsızlaştıramadığı çok daha önemli başka şeyler de vardır.

Evli ve bir çocuk sahibi bir kadının genç bir erkekle ilişkisini anlatan Sadakatsiz filminde evli kadını günaha teşvik eden şeytanın avukatı genç erkek, en ciddi kozunu oynar. Bu ilişkinin bir hata olacağını söyleyen evli kadına “Hata yoktur, yapılan ya da yapılmayan şeyler vardır” der. Gelgitler içinde bocalayan kadın için bu cümle kafa karıştırıcıdır. “Hata yoktur” cümlesi ilkesiz yaşamaya bir çağrıdır. Kadın kahraman gelgitleri sırasında ilkeleri ile boğuşur. Günaha girmemek için çok çırpınır. Çocuğu aklına gelir. Eşinin masum yüzüne bakamaz olur. Ama şeytanın avukatı bir kere insan arzularının hoşlanacağı tohumu kadının zihnine atmıştır: ilkesizlik. Tohum yavaş yavaş filizlenir. Arzular kabarır. Akıl iptal olur. Geçmiş ve gelecek kaybolur. Kadının çocuğuna ve kocasına ihanet etmeme duygusu dışında başka bir dayanak noktası da yoktur. Kalbinin sıkı sıkıya bağlı olduğu bir Yaratıcı anlayışından yoksundur. O’na sadık olmaya karar verdiği bir Yaratıcı olmayınca, kocası ve çocuğuna ihanet etmekten dolayı hissedeceği suçluluk duyguları aldatmanın önüne geçemez. İnsanın ihtiyacı olan, Müteâl bir Varlıkla sadakat ilişkisi çerçevesinde, O’nun insana sunduğu ilkelerdir. Şeytanın avukatı şeytanî gülümsemesi ile sık sık ekranda görünür. Şeytanın ve şeytanın avukatlarının en sevdiği şey, ilkesiz yaşamaktır.

Şeytanın avukatı genç erkek, kendi içinde tutarsızdır. “Hata yoktur” ilkesizliğiyle masum bir kadını günaha teşvik eder ve kendisi günah işlerken kullanır, ama kendi yaşamındaki ilkeleri silip atamaz. Örneğin, genç erkeğin kitaplarla dolu evine bir hırsız girseydi ve kitaplarını çalsaydı, hırsız için aynı ilkesizliği göstererek, “Hata yoktur, yapılan ve yapılmayan şeyler vardır” demesi imkânsız gibidir. Genç erkeğin böyle bir durumda yapacağı ilk şey, hırsızı polise teslim etmek olacaktır. Filmin sonuna doğru kadının kocası şeytanın avukatı genç erkeği öldürür. Aynı şekilde, tam o an, genç erkeğin, “Hata yoktur, yapılan ya da yapılmayan şeyler vardır. Öyleyse beni öldürmeniz bir hata olamaz” demesi mümkün müdür? İnsan için arzularını tatmin temel yaşama biçimi hâline gelmişse, ilkesizlik, kendisine dokunmadığı sürece vardır.

Bazı psikiyatristler zamanımızı Narsistik Çağ diye adlandırırlar. Kimileri ise zamanımıza Arzu Çağı ismini takarlar. Bu iki adlandırma hem oldukça doğru iki tesbit olduğundan, hem de ikisi arasında çok yakın bir ilişki bulunduğundan, ben Narsistik Arzu Çağı tanımlamasını tercih ediyorum.

Arzu insanın iradesiyle üretilen hisler değildir. Arzu insanın varoluşunun bir gerçeğidir. Arzu tüm herşey gibi yaratılır. Arzu yaratılmış duygu olduğu halde, insanın arzuladığı ‘arzu nesnesi’ ile olan ilişki biçimi insanın iradesine bırakılmıştır. Örneğin, insanın cinsel arzu duyması Allah’ın günah saydığı bir durum değildir. Çünkü cinsel arzu insanda bizzat Yaratıcının var ettiği bir arzudur. Cinsel arzunun doyurulma biçimidir asıl önemli olan. İnsanın arzuların nasıl doyurulacağına dair seçimi, insanın kendi varoluşunu nasıl konumlandırdığı ile ilgilidir. Dolayısıyla, arzu bir gerçektir. Arzuların Yaratıcının isteğine göre doyurulması insanın görevi, kulluğu; narsist benliklerin kendi istedikleri biçimde, ilkelerden arınmış olarak arzularını doyurması ise insanın günahıdır.

Zamanımızda kimi benlikler kendi varoluşlarını Yaratıcıdan bağımsız kılma uğraşısı, kimi benlikler ise kendilerini Yaratıcının ilkelerine emanet etme mücadelesi vermektedir. Bu uğraşı ile, arzuların ilkesiz bir şekilde tatmin etme gayreti ile arzuların Yaratıcının ilkelerine göre tatmin etme ve böylelikle Yaratıcıya kullukta bulunma gayreti birlikte gitmektedir. Yaratıcının koyduğu ilkelerden kendini bağımsızlaştırmış fakat kendinin kölesi olmuş olan arzunun, arzu nesnesi ile olan ilişkisi sadece anlık tüketilen zevkler düzeyinde kalır, insanın diğer insanî özelliklerinden sıyrılır. Çünkü insan sadece arzulardan oluşmuş değildir. Örneğin, cinsel arzuların nesnesi olan kadın ya da erkeklerin birbiriyle olan ilişkileri, cinsel arzularının anlık tatminine indirgenir. Tüm amaç arzunun arzu nesnesine ulaşması ve anlık bir haz yaşaması olunca, insanın kendi arzularını bir düzene sokmasına yardımcı olacak ilkeler ihlal edilir. Önemli olan, arzunun arzu nesnesi ile buluşması, tatmine ulaşmasıdır. Bu ise, insanın öncelikle kendisinin aldatılmasıdır.

Örneğin bir günaha girerek eşini aldatan insan, gerçekte aldatılan insandır. Arzu (nefs), arzu nesnesine doğru yöneldiği anda, sadece kendini düşünür. Çünkü ilkelerden kopmuş bir arzu bencildir. Aynı kişinin (self) içinde beraber bulunan kalp, duygular, akıl, vicdan, ruh, sır gibi lâtifelerin varlığını kişiye unutturarak, sonrasında onların hissedeceği hisleri hesaba katmak istemez ve onların yaşayacaklarını hiç düşünmez. Arzu sadece kendi nesnesine ulaşmaya çabalar. Bu hâliyle Yaratıcının koyduğu ilkeler dışında hareket ederek arzuyu tatmin etme biçimleri, en başta o insanın içindeki vicdana, akla, duygulara, bilince, bedene ve ruha karşı bir hakaret, bir aldatmadır. İnsanın diğer parçalarını teşkil eden bu cihazlar sadece Yaratıcı adına yaşandığında, sadece Yaratıcının koyduğu ilkeler ile hareket edildiğinde mutlu olur. Yaratıcının ilkelerinden bağımsızlaşmaya çalışan bir benliğin etkisinde kendini düşünen arzular, aynı bedende bulunan bu cihazları böylelikle aldatmış olur.

Bu yüzden, aldatan insan, aslında arzuları tarafından aldatılan bir insandır. Arzularınca aldatılan ‘aldatan insan’ın içindeki bu cihazlar suçluluk duygusu içinde çırpınır. Akıl, geçmiş ve geleceğe uzanarak, aldatılma olayının olası sonuçlarıyla ilgili topladığı endişeler ile o insanın zihnini döver. Beden, kendi içine bırakılmış milyonlarca sperm hücresi ile kirlendiğini hisseder. Bilinç, kendisinin o mükemmel evreni ve evrenin arka planındaki Yaratıcıya ait özellikleri anlayabilme özelliğinin arzularca ihmal edilerek, kendisinin işe yaramaz bir hiçe indirgendiğini hisseder. Her cihaz bir günahın altında kendilerine özgü biçimde ezilir. Hata, başka hataları sonuç verir. Kürtajlar, cinsel yolla bulaşan hastalıklar, hamilelikler, babası-annesi belirsiz masum bebekler ilkesiz arzu doyumundan üreyen hatalardır.

Modern hayat hem kendi hastalıklarını üretir, hem de ürettiği hastalıklarla savaşmaya çalışır. Oysa, fakihlerin üzerinde ittifak ettiği üzere, günahlar kadar, günahlara götüren yollar da günahtır. Kadınlar cennetleri olan evlerden sokaklara, caddelere, akşama kadar çalışılan boğucu dört duvarlı odalara çıkmışlardır. Kadınla erkek arasındaki mesafe modern hayatla birlikte tehlikeli bir yakınlığa dönmüştür. Her büyük aldatma küçük aldatmalarla başlar. Artık normalleşmiş olan küçük şakalar, sınırları belirsiz arkadaşlıklar, ‘ne olacak canım sadece arkadaşız’lar, karşılıklı fıkralaşmalar, imalar, birlikte hoş vakit geçirmeler, beraber iş seyahatleri, toplu yemekler, kahkahalar, cilveler, arzuları kabartmaya yönelik giyim kuşamlar, itiraf edilmeyen, üstü kapalı minik flörtlerdir. Bu minik flörtler kadın ve erkeğin arasındaki mesafenin azalmasının ürünüdür. Bu mesafesizlik benlikleri, arzuları canlı tutar. Kabaran, sürekli uyarılan arzular kadın ve erkekleri belli bir çekim alanı içine hapseder. Her minik flört aldatmaya dönüşmez. Ama her aldatmanın arka planında bu minik flörtler vardır. Kadın ve erkekler mesafesiz, sınırları son derece gevşek tutulan yaşama biçimlerinin bedelini pişmanlıklar, acı çekmeler, kırılmış kalpler, kavgalar, tartışmalar, bozulan ilişkiler, depresyonlar, kendine duyduğu saygının azalması, kendini değersiz görmeler ile öder.

İnsan elinde iki seçenekle yaşar. Ya ilkeli yaşamak, yahut, aklını çıkarıp atarak hayvana benzer bir hayatı yaşamak. İkinci seçenek imkânsız gibidir. İnsan aklını, ruhunu, vicdanını çıkarıp atarak, sadece arzu olarak kalamaz. O zaman da anlık arzular, sürekli endişeler, elem ve kederlerin gölgesinde yok olur gider. Ruhuna, duygularına, aklına, bilincine, vicdanına uygun yaşayarak kendisiyle çelişmek istemeyen insanlar ise ilkeli bir yaşamı seçerler. Yaratıcının ilkeleri ufak ayrıntılardan başlar. Büyük günahlara giden yollar küçük günahlardır. Belki de ilk sakınılması gereken, üstü kapalı minik flörtler, küçük günahlardır.

Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

GÖLGELER VE GÖMLEKLER

6/2/2007 -Kategori: Yazilar

YURTSUZLUK YURDUNDA TUTSAĞIZ… Sürgün saatlerde ayrılık soluyoruz… Teselli ve ünsiyet uzak Ummanlarda bir liman… Yön ve yüreğimiz ise dalgalı…

Göçmen kuşlar gurbetindeyiz bu diyarda… Denizleri gezmek, dağları aşmak sıla aşkımızı söndürmüyor. Sönük sahiplenmeler, serap sevgiler, uçarı renkler ve sesler sinelerin sancısını dindirmiyor; biz nereden geldik, burası neresi ki?

Yağmurlar yağsa üstüne, denizler dökülse, dağlar bastırsa, güneş parıldasa, ay aydınlatsa da kapanmıyor yara; ebed solunmuş bir kere… Özümüzü sonsuzluk bahçesinde bırakarak inmişiz yeryüzüne…

Bütün hüzünlerin anası; ana yurdundan, baba diyarından ayrılışımız değil mi? Sizi üzen nedir, sevindiren ne? Hangi ayrılış bu acıdan daha acı, hangi kavuşmak bundan daha sevimli?

Öz yurdumuzda garip değiliz, öz yurt hasretiyle yanıyoruz. Ne aradığını bilmek büyük hikmet… Nereden geldiğini, nereye gideceğini bilerek yaşamak; hayatın anlam çiçeği…

Yasak ağacın acısıyla inmişiz yeryüzüne… Ne yazık ki yalnız değiliz ikinci yurdumuzda; peşimizi bırakmayan ve bizi şaşırtmaktan şaşmayan şeytan, istekleriyle bizi esir etmiş nefis…

Onlardan kaçmak ve kurtulmak; bizi kalpte saklı cenneti götürecek… Her çiçek, her yıldız bir işaret, her hadise bir hikmet…

Peygamber rehberliğinde Kur’an’ı kâinatla beraber okumak, hayatın kalbinde yurt edindirir; saklı cennet gün yüzüne çıkar… Yıldızlar salkım salkım dökülür, çiçekler gonca gonca açar, “an” da sonsuzluk rüzgârları eser, yağmur damlalar hikmet denizler gibi yağar, denizler sevgide derinleşir, dağlar şefkatte yücelir…

Uzaktır yasak ağaç; nefsin tutkularından kurtulunmuş, tutuklanmıştır şeytan. Şeref-i beni Âdem âdeme gitmemiş; yurda yolculuk vuslatla sonlanmıştır.

Yolların kıvrımlığı yurtların yönünü gösterir… Gönül gözü keskinse keskin barikatları aşar, yasak yollarda yürütmez, yalancı yurtlarla yanıltmaz.

Tekrar yücelmek için indik yeryüzüne… İstidatlarımız inkişafımız için yeterli… Cennet sevdası değil sevdamız… İnsanız, nisyandayız… Belki de nisyanımız bizi insan yaptı…

Elest yurdunda nasıl bir güzelliğe perdesiz muhataptık? O’ndan “an”a neler yansıdı zamanın zamansızlığında? Kâinat, kıyamet, cennet, cehennem… Birbirine ne kadar uzak, birbirine ne kadar yakın?

Cemale perdesiz muhataplıkta cennet ne kadar sönükse, dünya yurdu cennetin yanında daha da sönüktür… Gölgelerin gölgesi…

Gölgelerden ışığa yolculuk vatana vuslattır; Cennetten de geçip Cemalle müşerref olmak.

O’ndan O’na dönmek için geldik… Gurbet gömleklerle gölgeler diyarındayız… İçtiğimiz ayrılık, soluduğumuz hüzün…

Kalpte saklı cennet yasak ağacı geçince, şerir çelmelerini aşınca… Vatana vuslat bir “an”da, bir adım ötede. Gömleklerin, diyarların sonu; Elest yurdu.

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

MEVLANA CELALEDDİN RUMİ (1207-1273)

18/12/2006 -Kategori: Yazilar

O bu dünyayı değil gerçek hayatı bekledi ve ölüm gününü vuslat olarak, şeb-i arus olarak tarif etti ve 17 Aralık 1273 Pazar günü o mârifet güneşi gayb âlemine göç buyurdu . Bizde biraz kendinisini tanıyalım ve tanıtalım istedik.

 

 

Asil adi Muhammed Celaleddin olan Mevlana'nin mahlasi Rumi'dir. Daha cok, lakabi olan Mevlana ile anilir. Kaynaklar onu Ulu Hunkar veya Hunkar Mevlana diye de anmaktadir.
Celaleddin Rumi 30 Eylul 1207'de Belh'te dogdu. Kaynaklara göre annesi Mumine Hatun, Harzemsahlardan Alaeddin Muhammed'in kizidir. Mumine Hatun Konya Karaman'da Mader-i Sultan denen cami dergahta yatmaktadir. Mevlana'nin anne tarafindan Halife Ebubekir soyundan geldigi yolundaki rivayet tarikat erbabinin sikca basvurduklari uydurmalardan biridir. Bu iddianin tutarsizligi buyuk arastirmaci Golpinarli tarafindan Mevlana'yi anlatan hemen tum eserlerde gosterilmistir. Rumi'nin babasi, devrinin unlu bilginlerinden biri olan ve Sultanul Ulema diye anilan Huseyin oglu Bahaeddin Veled'dir.

Kaynaklara gore, Bahaeddin Veled, Mogollarin Belh'i istilasi uzerine buradan ayrilmis ve kesin olarak bilemedigi bir yol izleyerek Konya'ya gelip yerlesmistir.

Sultanul Ulema ailesinin Belh'ten ayrilisi sirasinda Mevlana'nin 5 yaslarinda oldugu yolundaki Eflaki kaydi kesinlikle yanlistir. Mevlana bu goc sirasinda 20 yaslarinda bir insandi. Nitekim goc yolunda Nisabur'da buyuk sufi Feriduddin Attar'la gorusen Bahaeddin Veled ailesinin genc ogullarina Attar, eseri Esrar-name'yi vermistir. Yine goc yolunda, Larende'de Mevlana, Semerkandli Hoca Lala'nin kizi Gevher Hatun'la evlendi. Rumi'nin ogullari Sultan Veled ve Alaeddin Celebi bu hanimdan dogmustur.

Bahaeddin Veled Konya'da halka verdigi vaazlarla buyuk bir une kavusmustur. Selcuklu sultani Alaeddin Keykubat'in lalasi tarafindan Bahaeddin Veled icin Medrese-i Hudavendigar adli buyuk bir medrese de yaptirilmistir.

Bahaeddin Veled'in olumu uzerine onun bilgi ve aydinlik mirasini temsil etme gorevini oglu Celaleddin ustlendi. Bahaeddin Veled'in ilim ve kemalinden yararlananlar Mevlana'nin cevresinde toplanmislardi. Olumunden kisa bir sure sonra, ogrencilerinden unlu sufi bilgin Burhaneddin Muhakkik Tirmizi'nin Konya'ya geldigini goruyoruz.

Burhaneddin, hocasi Sultanul Ulema ile bulusmak uzere geldigi Konya'da onun yerini alan Mevlana ile karsilasti ve hocasindan feyz almaya fevam yerine Mevlana'ya feyz vermeye basladi.

Seyyid Burhaneddin, entellektuel-kitabi bilgilere teslim olmus gorunen Mevlana'da ilk mistik ilgiyi uyandiran kisi olmustur. Burhaneddin, Mevlana ile 10 yila yakin bir sure mesgul oldu. Mevlana'nin Halep ve Sam'da tahsil gormesinin de Burhaneddin'in tesvikiyle oldugu anlasiliyor.

Tirmizli Seyyid, Mevlana'yi, bur sure sonra bir ask tufani gibi Konya'yi saracak olan Tebrizli Sems'in gelisine hazirlamis ve Sems Konya'ya gelmeden bu kenti terkedip Kayseri'ye gocmustu.
Maarif adli eserinden buyuk bir bilgi ve ask eri oldugunu anladigimiz Seyyid Muhakkik'in olumu Mevlana'yi cok etkiledi.

Olumunu duyunca kalkip Kayseri'ye gitti ve hocasinin biraktigi kitaplari da alarak geri dondu. Burhaneddin'in olumu uzerine, onun baglilari da Mevlana'nin cevresinde kumelendiler ve Mevlana daha buyuk bir halkaya hitap etmeye basladi. Mevlana, cevresinden buyuk itibar goren bircok baglisi bulunan bir din bilgini olarak yasayip giderken onun hayatini alt ust eden bir garip adam geldi Konya'ya: Tebrizli Sems. Hicbir yerde mekan tutmadigi icin durmadan dolasan Sems (Sems-i Perende) diye anilan bu zatin derin bir tasavvuf eri oldugu eseri Makalat'tan anlasiliyor. Ancak onu herhangi bir tarikate veya seyhe mensup gostermek mumkun degil. Ibn Arabi de dahil,
devrinin bircok unlusu ile sohbet etmis fakat kimini felsefeye kapildiklari icin, kimini de seyhlik ilan ettikleri icin agir tenkitlere maruz birakmistir. Ancak onu herhangi bir tarikate veya seyhe mensup gostermek mumkun degil. Ibn Arabi de dahil, devrinin bircok unlusu ile sohbet etmis fakat kimini felsefeye kapildiklari icin, kimini de seyhlik ilan
ettikleri icin agir tenkitlere maruz birakmistir.

Bir kayitsizlik, bir ozgurluk, bir ask ve sonsuzluk devidir Sems. Ve sonunda temsil ettigi bu degerlerin onurunu hakkiyla tasidigini, sehit olarak ispatlamistir. Iste bu Sems birden Konya'da goruluyor. Tarih h. 642, m. 1244'tur. Geliyor ve Mevlana ile tanisiyor. Bu sufi zat ile tanismasidir ki Mevlana'nin hayatinda bir kiyamet olayi kadar buyuk etki yapti ve Celaleddin'in hayat seyri ve dunya gorusu yeni bir yon kazandi. Gercekten de, Semseddin Muhammed adli bu Tebrizli Allah asikinin Mevlana'ya dost olmasiyladir ki insanlik tarihi olumsuz bir sonsuzluk erinin dogumuna gebe olmaya baslamis ve bur sure sonra da Mesnevi adli abide eser vucut bulmustur.

Tasavvufa ilgisi muhakkak olmakla birlikte yine de siradan bir din adami olarak yasayan Celaleddin, Sems'le karsilastiktan sonra benlik denizini sinirlayan duvarlari parcalamis ve caglara sigmayan bir ask ve iman okyanusu halinde akmaya baslamistir. Sems'in Konya'ya gelisinde Mevlana ile karsilasmasi rahmetli Golpinarli'nin kaleminden su sekilde verilmektedir:


Dedikodular yuzunden Konya'yi 1246'da terkeden Sems, 1247'de tekrar bu kente geldi. Mevlana sevincten ucuyordu. Ne yazik ki, Sems'in basi bu kez cok daha ciddi bir sebepten derde girmisti. Bu da Mevlana'nin evlatligi Kimya Hatun'du. Sems, Kimya Hatun'la evlenmisti. Oysaki, Mevlana'nin oglu Alaeddin'in de bu kizda gonlu vardi. Mevlana bu gonul meselesinde sirdasi Sems'in tarafini tutmustu. Kimya Hatun, evlenmesinden kisa bir sure sonra oldu. Fakat o kisa sure icinde Alaeddin'le Sems'in arasi iyiden iyiye acilmisti. Alaeddin, Mevlana'yi gormeye geldigi zamanlarda inadina Kimya Hatun'un ikamet ettigi sofanin yanindan gecerdi. Sems onu, buradan gecmemesi icin uyarmak ihtiyacini duymustu. Bu uyarma, fesatcilar tarafindan Alaeddin'i cileden cikarmak icin kullanildi. Oyle ya, Sems hem sevdigi kizi almisti hem de kendi evinde Alaeddin'e hukmediyordu.
Mevlana ile ?ems'in dostlu?unu ba?yndan beri kiskananlar bu Kimya Hatun olayini da kullanarak Alaeddin ve yakinlarini Sems aleyhine iyice kiskirttilar. Nihayet Sems, 1247 yili Aralik ayinin 5. gunu, bir komplo ile olduruldu.

Sems'in olduruldugu, Mevlana'dan uzun sure saklanmistir. Halk arasinda dolasan soylentilere ise Mevlana bir turlu inanmak istememistir. Olayin Mevlana'dan gizli tutulmasi yuzundendir ki, ne Sultan Veled'in eserinde ne de Sipehsalar'da Sems'in oldurulusune yer verilmez.

Mevlana, Sems'in yine Sam'a gittigini dusunmus ve onu hep oralarda arayip aratmistir. Nihayet durumu ogrenen Mevlana bu ezel dostundan surekli ayrilmis olmanin acisini icli misralarla dile getirmeye baslamistir:

"Sevgili, o gariplik yurdunda neden bunca zamandir eglesip kaldin, bu gurbetten don, gel gene, niceye dek bu pismanlik? Yuzlerce mektup yolladim, yuzlerce yol gosterdim. Ya yolu bilmiyorsun, ya mektubu okumuyorsun. Gel gene, o hapishanede senin kadrini kimse bilmez. Tas yureklilerle oturma, sen nihayet bu madenin gevherisin. Ey gonulden, candan kurtulan, ey gonulden ve candan el yikayan, ey cihan tuzagindan azad olan, gene gel, sen dostlardansin."

"Bu mahallede bir rint, bizim halkamizdan kacip kayboldu. Bu mahallede de birisi ansizin ondan bir iz buldu. Bakin da izini gorun, bu, onun kanlarla bulanmis elbisesi. Bir zamandir onu araya-araya yandik. Gece-gunduz elbisemizi yirtarak onu aramaktayiz. Butun kanlar, eskiyince kararir, kurur. Fakat asiklarin kani ebedi olarak yeniden-yeniye gonulden cosup akar.

Asiklarin kani eskimez, daima tazedir. Kan da taze olunca kime aitse bilinir. Bu eski bir kan davasi diye gecistirme. Asiklarin kani, dunyada ne uyumustur, ne de uyuyup unutulur... Sen de boyle oldurulursen ebedi hayata ulasirsin. Bu cesit oldurulenin canindan Tebriz'e selamimi, kullugumu ulastir."

"Birisi, Hoca Senai oldu dedi. Olum, boyle bir ere kucuk bir is degil. Saman degil ki yelle uctu diyelim. Su degildi ki kis yuzunden dondu farzedelim. Tarak degil ki, bir telden kirilsin. Tohum degildi ki yer onu sikip kurutsun. O, bu yeryuzunde bir altin madeniydi ki, iki cihani da bir arpaya sayardi. Topraktan yaratilan bedenini topraga atti, akla mensup canini goklere cikardi. Halkin bilmedigi ikinci cani, bunu da sasirtmak icin soyluyorum ya, canana teslim etti. Saf sarap, tortuyla karismisti, kupun agzi acikti, tortudan ayrildi."

"Yaziklar olsun ey sevgili, aramzidan gittin. Bircok dertlerle, hasretlerle ayrildin. Dostlarin, beraber dusup kalkanlarin haklasindan topraklar icine gttin, karincalara, yilanlara karistin. Ne oldu o nukteler, ne oldu o guzel sozler? Ne oldu elimizi tutan el, ne oldu gul bahcelerine giden ayak? Latiftin, guzeldin, insanlari kendine kul ederdin. Simdi insanlari yiyen toprak icine gittin ha? Nereye gittin ki, izinin tozu bile belirmiyor? Bu sefer gittigin yol ne de kanli yol... Ey yuzlerce gul bahcesinin cani, neden yaseminden gizlendin? Ey canimin canina can olan, neden benden gizlendin?... Ey Sems, bir Yusuf gibi kuyuya gittin! Ey abu hayat, ipten de gizli kaldin." diyen Mevlana sirdasinin oldurulup kuyuya atildigini nihayet ogrenmis oldugunu da kulagimiza ufler. Mevlana, Sems'in oldurulusunde bir numarali rolu oynadigindan emin oldugu icindir ki, oglu Alaeddin Celebi'nin cenaze namazina bile katilmamistir.


Dedikodular yuzunden Konya'yi 1246'da terkeden Sems, 1247'de tekrar bu kente geldi. Mevlana sevincten ucuyordu. Ne yazik ki, Sems'in basi bu kez cok daha ciddi bir sebepten derde girmisti. Bu da Mevlana'nin evlatligi Kimya Hatun'du. Sems, Kimya Hatun'la evlenmisti. Oysaki, Mevlana'nin oglu Alaeddin'in de bu kizda gonlu vardi. Mevlana bu gonul meselesinde sirdasi Sems'in tarafini tutmustu. Kimya Hatun, evlenmesinden kisa bir sure sonra oldu. Fakat o kisa sure icinde Alaeddin'le Sems'in arasi iyiden iyiye acilmisti. Alaeddin, Mevlana'yi gormeye geldigi zamanlarda inadina Kimya Hatun'un ikamet ettigi sofanin yanindan gecerdi. Sems onu, buradan gecmemesi icin uyarmak ihtiyacini duymustu. Bu uyarma, fesatcilar tarafindan Alaeddin'i cileden cikarmak icin kullanildi. Oyle ya, Sems hem sevdigi kizi almisti hem de kendi evinde Alaeddin'e hukmediyordu.
Mevlana ile ?ems'in dostlu?unu ba?yndan beri kiskananlar bu Kimya Hatun olayini da kullanarak Alaeddin ve yakinlarini Sems aleyhine iyice kiskirttilar. Nihayet Sems, 1247 yili Aralik ayinin 5. gunu, bir komplo ile olduruldu.

Sems'in olduruldugu, Mevlana'dan uzun sure saklanmistir. Halk arasinda dolasan soylentilere ise Mevlana bir turlu inanmak istememistir. Olayin Mevlana'dan gizli tutulmasi yuzundendir ki, ne Sultan Veled'in eserinde ne de Sipehsalar'da Sems'in oldurulusune yer verilmez.

Mevlana, Sems'in yine Sam'a gittigini dusunmus ve onu hep oralarda arayip aratmistir. Nihayet durumu ogrenen Mevlana bu ezel dostundan surekli ayrilmis olmanin acisini icli misralarla dile getirmeye baslamistir:

"Sevgili, o gariplik yurdunda neden bunca zamandir eglesip kaldin, bu gurbetten don, gel gene, niceye dek bu pismanlik? Yuzlerce mektup yolladim, yuzlerce yol gosterdim. Ya yolu bilmiyorsun, ya mektubu okumuyorsun. Gel gene, o hapishanede senin kadrini kimse bilmez. Tas yureklilerle oturma, sen nihayet bu madenin gevherisin. Ey gonulden, candan kurtulan, ey gonulden ve candan el yikayan, ey cihan tuzagindan azad olan, gene gel, sen dostlardansin."

"Bu mahallede bir rint, bizim halkamizdan kacip kayboldu. Bu mahallede de birisi ansizin ondan bir iz buldu. Bakin da izini gorun, bu, onun kanlarla bulanmis elbisesi. Bir zamandir onu araya-araya yandik. Gece-gunduz elbisemizi yirtarak onu aramaktayiz. Butun kanlar, eskiyince kararir, kurur. Fakat asiklarin kani ebedi olarak yeniden-yeniye gonulden cosup akar.

Asiklarin kani eskimez, daima tazedir. Kan da taze olunca kime aitse bilinir. Bu eski bir kan davasi diye gecistirme. Asiklarin kani, dunyada ne uyumustur, ne de uyuyup unutulur... Sen de boyle oldurulursen ebedi hayata ulasirsin. Bu cesit oldurulenin canindan Tebriz'e selamimi, kullugumu ulastir."

"Birisi, Hoca Senai oldu dedi. Olum, boyle bir ere kucuk bir is degil. Saman degil ki yelle uctu diyelim. Su degildi ki kis yuzunden dondu farzedelim. Tarak degil ki, bir telden kirilsin. Tohum degildi ki yer onu sikip kurutsun. O, bu yeryuzunde bir altin madeniydi ki, iki cihani da bir arpaya sayardi. Topraktan yaratilan bedenini topraga atti, akla mensup canini goklere cikardi. Halkin bilmedigi ikinci cani, bunu da sasirtmak icin soyluyorum ya, canana teslim etti. Saf sarap, tortuyla karismisti, kupun agzi acikti, tortudan ayrildi."

"Yaziklar olsun ey sevgili, aramzidan gittin. Bircok dertlerle, hasretlerle ayrildin. Dostlarin, beraber dusup kalkanlarin haklasindan topraklar icine gttin, karincalara, yilanlara karistin. Ne oldu o nukteler, ne oldu o guzel sozler? Ne oldu elimizi tutan el, ne oldu gul bahcelerine giden ayak? Latiftin, guzeldin, insanlari kendine kul ederdin. Simdi insanlari yiyen toprak icine gittin ha? Nereye gittin ki, izinin tozu bile belirmiyor? Bu sefer gittigin yol ne de kanli yol... Ey yuzlerce gul bahcesinin cani, neden yaseminden gizlendin? Ey canimin canina can olan, neden benden gizlendin?... Ey Sems, bir Yusuf gibi kuyuya gittin! Ey abu hayat, ipten de gizli kaldin." diyen Mevlana sirdasinin oldurulup kuyuya atildigini nihayet ogrenmis oldugunu da kulagimiza ufler. Mevlana, Sems'in oldurulusunde bir numarali rolu oynadigindan emin oldugu icindir ki, oglu Alaeddin Celebi'nin cenaze namazina bile katilmamistir.


Bu suur, sonsuzluk erini esek surusu (deyim kendisinindir) yani kalabalik icinde yalniz, anlasilmaz, garip, hatta perisan kalma noktasina getirebilir. Ve Rumi bu noktaya gelmistir. "Gumusum-altinim olsaydi, esim-dostum az mi olurdu hic?" (DK. 6/109) diyerek bunu duyuran Rumi, dis gorunusuyle bir dusukluk manzarasi arzeden bu keyfiyetin esasta bir saltanat olduguna dikkat ceker. Bu saltanat ozgurluk-bagimsizlik saltanatidir. Bir kozmik azadelik saltanitidir bu... "Benim isiklarla, nimetlerle dolu binlerce dunyam var; a asagilik ekmekci, sen bana ne naz edersin ki?..." (DK. 3/214) diyen Mevlana, esek surusunun mide ve bagirsaktan gelen gururlarinin nasil bir rezillik ve sefillik sergiledigini ifadeye koyar. Ve devam eder: "Degil mi ki gonul mutfaginda yemekler tabak tabak; peki ne diye asagilik kisilerin mutfagina kase tutacakmisiz?" (DK. 7/339)
Esek surusunun degerleriyle beslenen herseyden tiksinir Rumi. Ruhuna bineklik yaotigi halde, bedenden bile tiksinir. Cunku beden de "asagilik ekmekci" nin taptigi seylerle besleniyor. Soyle yakariyor Mevlana: "Topraktan yaratilmis beden bir kadehtir, cansa ari-duru sarap. Bana bir baska kadeh bagisla, zaten bu kadeh kusurlu."(DK. 2/50) Bu igreti kadehle elde edilebilecek degerleri bir sey sananlari alay konusu eder Rumi, aci onlara. "Bana testi satma; akar irmagi olan, testiyi ne yapacak?" (DK. 2/35) diye de sorar. Nihayet igretinin, sonsuzu tanitmaya yonelik en saf degerlerine bile sirt doner. Mesela Allah'in essizlik ve birligini anlatmak gibi bir buyuk rolu ustlenen (1) rakamina bile dudak bukerek bakar. Bu haliyle o, "Allah kelimesinin harfleri bile tevhidin safligini zedeler" diye dusunen cagdasi Ibn Arabi'ye ne kadar benzer! Allah'i tanitmakla birlikte "tek" ve "bir" sozleri bile sirk kokusu tasir; cunku onlar da igreti alemin, esek surusunun degerledidir: "Oyle bir zerreyiz ki, dort unsura da isyan ettik, bes duyuya da, alti yone de. Zaten bes-alti dedigin de nedir? Tek Allah'a bile kizginim ben." (DK. 1/296)

Evet "Allah tektir, birdir" deriz. Ama bu, baska turlu O'nun essizligini ifade edemedigimizdendir. Allah, sayi, keyfiyet, olcu otesi birdir, tektir. Bunu ifade edecek bir seyse elimizde de yok, dilimizde de.

Rumi'nin bir anlamda kendini anlatan, ama bir anlamda da onu izleyecek gonul erlerini bekleyen cileleri, tehlikeleri haber veren beyanlari da ilginctir. Bu beyanlarin ozeti sudur: "Beni seviyorsan cileye, yalnizliga, dostsuz kalmaya hazir ol! Bakin ne diyor: "Kimde benim atesimden varsa, benden hirka giymistir o. Huseyin gibi yaralidir O, Hasan gibi bir kadehi vardir onun." (DK. 2/53)

Ve sunun altini bircok kez cizmistir Rumi: "Hak erinin bu toprak dunyada dostu olmaz. Var sanan aldanir, olup olmadigini anlamak icin olup tekrar gelmek lazimdir; o da olmuyor: "Dusman kimmis, dost kim?

Bunu anlamak icin oldukten sonra bir kez daha dunyaya gelmek lazim." (DK. 5/181,185) Sonsuzluk eri, igretinin besledigi hicbir seyi, hatta bedeni bile umursamaz demistik. Boyle olunca, sonsuzluk eri icin olum, bir sizlanma sebebi degildir. Olum, Hak erinin ayak bagini cozen bir vuslat araci, bir erdiricidir. Ama bunu anlamak icin esek surusunun de degerlerine mahkum olmamak gerekir.

Rumi, bir sonsuzluk eri, esek surusune teslim olmamis bir ask ve iman eri olarak olumu selamlar, kutsar. Once sunu soyluyor Ebedi Dost'a: "Mademki bedenimden can isteyen sensin, onu verirken kivranirsam adam degilim." (DK. 7/355) ve hayret edenlere soyle sesleniyor: "Olum yasayistir, yasayis; fakat gercegi orten gorus tersine gosterir onu." (DK. 5/97)

Ve Rumi, hayat macerasinin hakkini en ideal anlamda vermis bir Yaratici ben, bir Allah halifesi sifatiyla olumun kendisini goturecegi essiz guzellikler yurdunu, aldatmayan, yalniz komayan dostu gorur ve bunu goremediklerini icin tabutu arkasindan aglayabileceklere soyle seslenir:

"Olum gunumde tabutum yuruyup gitmeye basladi mi bende bu dunyanin gami var, dunyadan ayrildigima tasalaniyorum sanma, bu cesit bir supheye dusme.

Benim icin aglama, yazik-yazik deme; seytanin oyununa duser, duzenine kapilirsan yazik olur, yazik- yazik demenin sirasi gelir.

Cenazemi gorunce ah ayrilik-ayrilik demeye kalkisma; kavusup bulusmam o zamandir benim. Beni kabre indirip birakinca elveda-elveda deme; cunku kabir, can toplulugunun bir perdesidir.

Batmayi gordun ya, dogmayi da seyret; gunese, aya batmadan ne ziyan geliyor ki? Sana batmak gorunur amma dogmaktir o; mezar, hapis gorunur amma canin kurtulusudur o. Hangi tohum, yere ekildi de bitmedi; ne diye insan tohumunda da boyle bir supheye dusmuyorsun yani?

Hangi kova kuyuya salindi da dolu-dolu cikmadi; can Yusuf'u, ne diye kuyudan feryad etsin? Bu yanda agzini yumdun mu ac o yanda; artik senin hay-huyun, mekansizlik aleminin havalarindadir." (DK. 3/169)

Rumi, sevgi ve isik kadar sonsuzdur.


 

 

Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

HOŞÇAKAL DİYORDU!!!

7/12/2006 -Kategori: Yazilar

Hoşçakal diyordu dün eklediğim parçada,

 

Benimde yazmak istediğim çok şey var bu konuyla ilgili ama, yazıp yazıp sildim, içimdeki kırıklıkları anlatmak zor oluyor, bazı şeyleri anlamlandırmak zor geliyor,

 

Gözlerinin içine bakarak veda etmeyi istediğim kişiden ayrılışımı hatırlıyorum, üzülüyor insan ama anlatamıyor içindekileri, anlatsam da anlaşılmıyor zaten birçok şey.

 

ANLATAMIYORUM İÇİMDEKİ FIRTINALARI, ANLATAMIYORUM İŞTE...

 

Bir sonraki yazı da görüşmek üzere...

 

 

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

BOSTAN VE GÜLİSTAN

6/12/2006 -Kategori: Yazilar

Mumun Pervane ile Konuşması

Çok iyi hatırlıyorum. Bir gece uyuyamadım. Gözüme uyku girmedi. Pervanenin, muma şu sözleri söylediğini işittim.

Ey sevgilim! Hadi ben aşığım, yansam da yeridir. Peki ya sen neden yanıyor, niçin ağlıyorsun?

Ey benim biçare aşığım! Benim yanmama, ağlamama sebep nedir bilir misin?

Benim tatlı balım vardı. Beni ondan ayırdılar. Şirin’im haksızlıkla elimden alindi. İste Ferhad gibi tepemden ateş çıkıyor. Gece meclisi aydınlatan ışığıma bakma. İçimi yakan ateşe bak.

Mum, hem bu sözleri söylüyor, hem de sararmış yanağından sel gibi gözyaşı dökülüyordu.

Mum, sözüne devamla pervaneye dedi ki:

Ey pervane! Ey aşk iddiacısı! Aşk, senin için değil. Seninki bir kuru iddiadan ibaret. Sende ne sabır var, ne metanet ve tahammül.

Sen azıcık bir ışık ve ateş gördün mü, hemen yanıyorsun. Ben ise tamamıyla yanıncaya kadar dikilip duruyor, dayanıyorum. Aşk ateşi senin yalnız kanadını, benim ise vücudumu, baştan aşağı yakar.

Sadi de mum gibidir. Dışı parlaktır, ama içi yanmıştır.

Artık gece bitiyor, sabah oluyordu. Peri yüzlü bir hizmetçi gelip mumu söndürdü.

Zavallı mum, dumanı tepesinden çıkarken:

Aşkın sonu budur işte, dedi ve can verdi.

Aşıklığın ne demek olmak istersen anlatayım: Ölmek suretiyle yanmaktan kurtulmak...

Sevgilisi eliyle öldürülen aşığın mezarına gidip de ağlama, bilakis sevinerek şöyle de:

Ne mutlu ona! Sevgilisinin makbulü olduğu için sevgili onu öldürmüştür.

Aşık isen bu dertten kurtulmaya çalışma: yalnız Sadi gibi garazsız, ivazsız aşık ol.

Aşık bir fedai demektir. Nasıl ki, bir fedai gayesine varmadıkça emeline erişmedikçe başına taş ve ok yağsa meydandan çekilmezse, aşık da öyledir.

Ben sana denize açılma demiyorum. Açılacak olursan tufana bile katlan, diyorum.

Kaynak: Bostan ve Gülistan, Sadi Şirazi (Çev: Yakup Kenan Necefzade), Bedir Yayınları, İstanbul 2004

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

İslâm’ı Huzur ile Yaşamak

2/12/2006 -Kategori: Yazilar

I.

ŞU içerisinde yaşadığımız çağdaki insanlara ve hayata baktığımızda gördüğümüz, genellikle, çelişik yaşamlardı. Mutluluğu yaşamak isteyen insanlık çoğunlukla mutsuzluğun göbeğine saplanmış durumdaydı. Hiç olmazsa bu dünyanın geçici olduğunu ve bir baki hayata hazırlık konumunda bulunduğunu bilerek yaşayan insanların bu mutsuzluk sendromundan kurtulmuş olduğunu görebileceğini sanıyordu insan. Oysa gerek dünyayı kalıcı imiş gibi yaşamayı hedeflemiş olanların, gerekse bu dünyayı geçici olarak yaşaması inancının gereği olan insanların yıpratıcı ikilemler içerisinde yuvarlanıp gittiğini görmek şaşırtıcı bir durum arzediyordu.

Baki bir hayatta ebedî bir saadet için yaratılan insanın fani bir diyarda sınırlı lezzetlerle tatmin olamadığı için huzursuzluğa düşmesini rahatlıkla anlayabiliyordunuz. Gerçek ehl-i dünya tam da bu yüzden huzursuz durumdaydı. Yani, anlaşılır bir durumdu onların huzursuzluğu.

Haydi ehl-i İslâm'ın maalesef dünyayı dine tercih edenlerini de geçelim. Onlar da, ne yazık ki, çelişkiyi baştan tercih etmişlerdi. Zaten, böylelerin hayatları, yaşantılardaki bu çelişki çok fazla farkedilemeden geçip gidiyordu. Öte yandan, çelişkiyi dibine kadar yaşayan kıyıdaki insanların ise hayatlarının gerçeğiydi çelişki. İslâm'a doğru bir tazyik, bir doğum sancısı idi onlarınki.

Ama İslâm'ı tercih etmeleriyle selametli bir yola yönelmiş bulunan insanlar nasıl oluyor da selametten mahrum çelişik bir yaşamın ortasına düşebiliyorlardı? Bilerek, kastederek İslâm'ı tercih eden, şu ahirzaman şartları içerisinde dahi İslâm'ın temel prensiplerini yerine getirmeye çalışan ehl-i İslâm'a ne oluyordu? Nedendi onların huzursuzluğu?

Etrafımıza baktığımızda, gerçekten huzurlu olanların çoğunlukla İslâm'ı yeni tanıyarak yaşayanlar olduğunu görüyorduk. Şimdilik tam olarak tanıyamadıkları için mi huzurlu günler geçiriyorlardı? Ve sonradan İslâm'ın gerçekleri görülmeye başlandığı için midir ki başlangıçtaki bu huzur halinin yerini huzursuz bir şekilde huzurdan, huzur-u ilâhîden bir kaçış, bir usançlı saklanış hali almaktaydı? Bu yaşananlar, başlangıçta yakalanan samimiyeti, perdesiz muhatabiyeti bozan yaklaşımlarla, aceleci tavırlarla başlayan bir içsel huzursuzluğun yansıması mıydı yoksa? Huzurdan mahrum, selametten yoksun halde yaşanan bu 'İslâmî' hayatın arkasında, ameli yanlışlıkla merkeze alan bir nazar mı gizliydi?

II.

İbadetsiz bir yaşantı, elbette ki, gerçek çelişkinin ta kendisidir. İster bu çelişki farkedilerek ciddi sıkıntılara girilsin, isterse çeşitli uyuşturucularla bu çelişkinin sancıları hissedilemeyecek derecede uyuşulsun, gerçek değişmeyecektir. Çünkü insan varoluşu gereği bu varlık âleminin ve bu âlemin ortasında kendi varlığının gerçekliğini ve nedenini araştırmak durumundadır. Şuurlu bir arayışın neticesinde ise, herşeyi mükemmel bir bilgi ve letafetle birbirine ilişkilendirerek bu sonsuz güzelliği var eden Birine ulaşamamak hemen hemen imkânsızdır.

Vahye muhatap olmaktan özellikle çekinmeyen her bir insanın, vahyin ışığında şu âlem içinde kendi varlığını sorgulaması sonucu 'iman' ve 'ibadet' gibi birbirini tamamlayan iki kavramla tanışması kaçınılmazdır. İslâmiyet ise bir ibadetler bütünüdür ve 'ulaştıran bir yol'dur. Yola koyulan insanınÑyolun nihayetine varanlar kadar olmasa daÑkalbî bir huzuru, ruhî bir dinginliği yakalamış olması bulunduğu halin gereğidir.

Zira, gerçekte, huzurdur İslâmiyet. İç barıştır. Mutluluktur. Çünkü, İslâmiyet ile insana yokluğun, ölümün ve fenanın kuşatması altında her türlü gerçekliğin, her türlü lezzetin anlamını yitirdiği bu ortamdan çıkış kapısı aralanmaktadır.

Ki, bu dine 'huzur' anlamındaki 'İslâm' adını takan ile, bizi yaratarak şu hayatın içerisinde fazlaca sorunla yüzyüze kalmadan kendisine yönelebilmemizi isteyen, aynı Zât'tır.

Bu Zât'ın şu kainatı dolduran varlıkları yaratmadaki özenine baktığımız zaman ise, tereddütsüz bir irade, herşeyi bir anda yaratabilir bir kudret, en ayrıntı bir noktadaki en küçük bir ihtiyacı dahi en büyük bir dikkat ve ihtimamla yerine getirir bir merhamet ile karşılaşırız. Bu iradede bir çelişki, bu kudrette bir acz ve bu merhamette bir gadrin gizli olması ihtimali yoktur.

Çünkü, bu kâinatın içerisinde yaratılış noktasında sorunlu en ufak bir durum görülmez. Gökyüzü tüm haşmetiyle tam bir sükûnettedir. Size emniyet hissi telkin eden toprak bu hissinizi Ñdeprem gibi çok özel durumlar hariçÑ yalan çıkarmaz. Denizin mavisi gerçekten güzeldir. Tatlı tatlı esen rüzgâr bir anda tokat gibi patlamaz yüzünüzde. Açıkçası bir korku filmi gibi değildir bu hayat; ve bu hayat filminin içerisindeki mevcudat birer korku filmi kahramanı değildir asla. Çevremizdeki varlıklara kaygısız bir nazarla bakınca, onların merhametli birer kardeş olduğu görülür. Bu varlıklar ortasındaki insan ise şefkatli sunumlarla kuşatılmış durumdadır.

Buna rağmen Batının şu kâinattaki varlıkların neredeyse tamamına karşı takındığı korkulu ve şüpheci nazarda; yapılan korku filmlerinin çokluğunun, bu filmlerdeki gerçeklerden tamamen kopuk ve abartılı sunumun, en masum varlıklardan olan güvercinlerin, hatta bebeklerin bile en korkunç tasarımlara, en paranoyak sanrılara malzeme edilmesinin ardında, içsel bir huzursuzluğun izleri saklıdır. Bu içsel huzursuzluğun arkasında ise vahye teslim olmaktan kendini sıyırmış mağrur bir akıl, kibirli ve o yüzden yalnızlaşmış bir kalb gizlidir.

III.

Var olan tüm güzellikler ne derece aldatmacasız birer gerçek ise, 'İslâm' ismiyle onun temsil ettiği şey arasındaki ilişki o derece gerçektir. Kendisine yöneliş çizgisine 'İslâm' adını aldatıcı bir reklam olarak takmış değildir Zât-ı Zülcelâl. Riya kokan, arkası kahır ve zulüm olan çirkin bir reklam değildir 'seleme' kökünden gelen 'İslâm.'

İnsanın şu dünya hayatındaki hali, bir çocuğun anne karnındaki hali gibidir. Anne karnındaki çocuğun duyu ve hareket organları hiç görmediği ve bilmediği bir hayat için hazırlanır. Bulunduğu mekân dar ve sıkıntılıdır. Kendisine ikram edilen ellerini, ayaklarını, gözlerini bu mekânda, yani anne karnında kullanma imkanı yoktur. Bu nedenle anne karnı sıkıntılıdır. Çocuk hal ve fiil lisanıyla daha kayıtsız, serbest ve duyularına daha fazla imkân sunan bir mekânı ister. Bu nedenle anne karnı çocuk tarafından son aylarda tekmelenir durur.

İnsanın bu dünya hayatındaki durumuna baktığımızda farklı bir manzara ile karşılaşmayız. Ucu serbest bırakılmış, bir sınır konulmamış yetenekleriyle insan anne karnı gibi dar bir mekândadır bu dünya hayatında. İsimlendiremediği bir çok hisleri bu hayatın değil, başka ve kesinlikle buraya göre daha serbest ve ihtişamlı bir hayatın seslenişi gibidir. Sonsuza yönelmiş istidatlarının önüne kaderin set çekmesiyle oluşan her bir sıkıntı; kayıtlı, sınırlı ve fani olan şu dünya hayatının içerisinde tatmin olma mücadelesi veren ve bunu hiçbir şekilde başaramayan insana en derinden ve en samimi bir çağrıdır: "Bırak bu dünyanın fani ve elemli lezzetleriyle tatmin olma kavgasını. Çünkü sen sınırsıza, bekâya, gölgesiz bir mutluluğa sevdalı yaratılmışsın.. Yüzünü fâni olandan bâkî olana çevir!"

IV.

İbadetsiz bir yaşantı insanı gerçeklerden koparacağı gibi, huzursuz bir ibadet de insanı gerçekleri anlayıp algılayamaz hale getirecektir. Ubudiyet ise yaşantının tamamının huzurlu bir ibadete dönüşmesinin ifadesidir.

Gündelik uğraşıların, geçim derdinin içerisinde dağılıp boğulmaya yüz tutan insanın, daima bekâ arayan ruhu ve gölgesiz bir huzur arayan kalbi, namazdaki tevhidle, herşeyi elinde tutan bir Rabb-ı Rahîm'in varlığını hatırlamakla dinginleşip huzur bulabilir.

Vazifesizlik insana daima hiçlik duygusunu yaşatır. Bir işletmede hiçbir iş yapmadan oturan insan, iş yaparak vaktini geçirenlere oranla daha fazla sıkılır. Hiçbir işe yaramadığı hissine kapılırsa, bu sıkıntının bunalıma dönüşme riski bile vardır. İşte, İslâmiyet, içerisindeki ibadetler ile vazifesizlik içerisinde bunalan insana bu hayatın içerisinde bir hiç değil de bir halife olduğunu bilfiil hissettirir. İbadetin insan hayatının merkezine yerleştirilmesinin belki de en önemli nedeni budur.

İnsanı hiçbir şekilde kabullenemeyen İblis, elbette ki bu durumu ve bu huzuru bozmak için elinden geleni yapacaktır. Zira, tecrübeten bilmektedir ki, insan ayrıntılara takılınca asıl olanlar elinden kayıp gidecektir. Büyükleri bozmak için küçük şeyleri durup oturup nazara vermenin kâfi geleceğini çok iyi bilmektedir İblis.

Nassın, yani kesin delil ve hükmün olmadığı meselelere takılıp bunları hayatının merkezine taşıyan insanın 'çelişki' riskinden kurtulması, işte bu yüzden, oldukça zordur. Çünkü bu tür meselelerde, bakan şahsın bakış açısı ve ilgi alanı, hatta hislerinin yönelişleri kadar değişik 'subjektif doğrular' vardır. Bu yaklaşımların, yaklaşım açısından bakılınca doğru görülmesi, onları mutlaklaştıramaz. Yani bu doğrular mutlak doğru olarak kabul edilemezler. Mutlak doğru, hangi açıdan, hangi şart altında bakılırsa bakılsın doğru olandır. Subjektif doğruların bir yaşam tarifi hükmüne geçmemeleri gereklidir; tâ ki, bu subjektif doğrulardan istifade edilebildiği gibi, zararlarından da korunulabilsin.

Bir yolda geçen süre içerisinde bir dizi dönüşle karşılaşır insan. Amaçtan hiç vazgeçilmese ve hedef hiç değişmese de, hedefe doğru yaşanan dönüşümler vardır. Dönemeçlerin büyükleri vardır; kavşaklar gibi. Küçükleri vardır; küçük bir direksiyon kıvırmayla geçilip gidilen hafif virajlar gibi. Hafif virajı büyük bir kavşak kadar önemsemek, büyük bir kavşağı da hafif bir viraj gibi hafife almak hayatî yanlışlara sebep olabilecektir.

Bunun gibi, İslâm yolunun da, namaza başlamak-başlamamak gibi, oruç gibi, zekat gibi büyük kavşakları vardır. Öte yandan, namazın içerisinde tahiyyatta parmak kaldırılsa mı, kaldırılmasa mı daha iyidir gibi, yerde oturmak-oturmamak gibi büyükler kadar önem verildiği zaman büyüklerin elden kaçmasına sebep olabilen küçük dönüşler vardır. Ve İslâmiyet caddesi bu küçük dönüşlerde direksiyon kıvırmayanları dışarıya atmayacak kadar geniştir. Ki, büyüklerde kararlı olunursa küçüklerdeki hataları örteceğini Rabbimiz Kur'ân'ında defaatle ilan etmiştir. (1)

V.

Diğer taraftan, şu hayatı bilerek yaşamakta olan ehl-i İslâm'ın yukarıda benzerlik kurduğumuz anne karnındaki çocuğa oranla daha avantajlı olduğu durumlar vardır. Şuuru uyanıktır. Doğru ile yanlışı birbirinden doğu ile batı kadar ayırt edebilme imkânına sahiptir. Nefsiyle lezzetleri yakından en hoş bir tarzda tanıma imkânı vardır. Böylece, insana şükrün kapıları açılmıştır. Kendi benliğiyle kıyas yaparak hiç görmediği Rabbini görürcesine tanıyabilmek gibi bir 'ihsan' sunulmuştur ona. Bu muhatabiyet için ne kadar şükretse azdır.

Ayrıntılara takılan bir insanın bu geniş şükür kapısını bulabilmesi, aklen mümkün olsa da, kalben mümkün değildir. Çünkü kalb, varoluşu gereği, ancak bir tek meseleye tam olarak kendini verebilir. Ayrıntıya kendini veren bir kalb ise, ayrıntıda kesin delil imkânı da olmadığı için, bocalar durur. Gerçeği bulamaz ve huzura kavuşamaz. Neticede ancak huzur halinde ulaşılabilinen şükrü elden kaçırır.


1-Bkz. Nisâ, 31; Bakara, 271; Â l-i İmran, 193- 195; Maide, 12, 65; Enfal, 29; Ankebut, 7; Zümer, 35; Feth, 5; Teğabun, 9; Talak, 5; Tahrim, 8

 

 

http://www.karakalem.net/?article=306 internet sitesinden alıntıdır.

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

DİKKAT:SAYFALARIM ARASINDA EN ÇOK OKUNAN YAZI - ÖZGÜRLÜK İÇİN DÖ

30/11/2006 -Kategori: Yazilar

Dr. Senai Demirci'den çok harika bir yazı gerçekten herkesin okumasını tavsiye ederim.

Kendini kendinle topla

Herkes biliyor ki:
Herkes için her şey olamazsın
Her şeyi bir anda yapamazsın.
Her şeyi mükemmel yapamazsın.
Her şeyi herkesten iyi yapamazsın.
Sen de herkes gibi bir insansın.


Öyleyse:
En azından, birisi için önemli bir şey ol.
Bir anda sadece bir şey yap.
Bir şeyleri hep eksik bırakacağını hatırla.
Bir şeyi herkesten iyi yapmaya bak.
Böylece hiç kimsenin “senin gibi” olamadığını gör.
Herkesin herkes gibi olmaya çalıştığı yerde,
sen “sen” ol, böylece herkesten daha iyi ol.


Kendini kendinden çıkar

Çok uzaklara gitmeye gerek yok. Yaşın kaç ise, bir o kadar rakamı yaşından çıkar ki geriye sıfır kalsın. Hayata başladığın güne git. Doğduğun gün ağzından çıkan ilk çığlığı hatırla. Şu anda yaşadığın şehirde bir günde yüzlerce, binlerce bebek doğuyor. Hepsi de bir çığlıkla karışıyorlar hayata. Kendine bir sor; onların doğması ne kadar umurunda? Ne kadar önemsiyorsun uğramadığın bir yerde, tanımadığın bir kadının tanımadığın/tanımayacağın bir bebeği doğurmasını? Doğduğu gün işte sen de böylesine umursanmaz biriydin. Şükür ki yanı başında annen baban vardı da, dünyaya ilk acemi bakışlarına şefkatli bakışlarıyla karşılık verdiler. Elinden tuttular, ninni söylediler, büyüttüler, beslediler seni.
Seni önemli kılan onların sevgisiydi. O sıralar seni ne Nike tanıyordu, ne Coca-Cola önemsiyordu, ne de LCW düşünüyordu. Seni önemeyenler, üstünde hiçbir şey olmadığı halde önemsiyordu seni. Seni sadece sen olduğun için seviyorlardı.


İstersen doğduğun günden biraz daha geriye gidelim. Birkaç ay daha geriye.. O zamanlar annenin karnında karanlıklar içindeydin. Sadece onun fark ettiği, onun hissettiği biriydin. Oracıkta kala kalsaydın ya da hiç çıkamasaydın, kimse önemsemeyecekti seni. Bildiğin bütün markalar seni hesaba katmadan satmaya devam edecekti, sevdiğin bütün reklamlar seni düşünmeden oynayıp duracaktı.
Bir de şöyle düşün: Sen “içerideyken” henüz gözlerin tamamlanmamıştı; gözlerinin olmadığını gören, gözlerinin olması gerektiğini düşünen, gözlerini olması gerektiği gibi olması gereken yere koyan ne annendi, ne babandı, ne de kendindin. Sana sorulmuş olsaydı, henüz ışığı bile tanımadığın için gözlerine ihtiyacın olmadığını söylerdin. Sana sorulmuş olsaydı, henüz yolları, bahçeleri, kaldırımları, vitrinleri görmediğin için ayaklarıma gerek yok derdin. Belki ellerini bile istemeyecektin. Belki yüzünü bile gereksiz görecektin. Şimdi bir düşün seni önemli kılan, gözlerinin önüne taktığın gözlük mü, ayaklarına geçirdiğin ayakkabı mı, ellerine taktığın eldiven mi, boynuna doladığın atkı mı?


Birkaç ay daha geriye gidelim. Henüz iki hücreden ibaretsin. Annen bile farkında değil varlığının. İki hücre hâlâ daha nasıl olduğunu anlayamadığımız bir hızla, olağanüstü bir düzenle çoğalıp ayrışmasaydı da, anne rahminden düşüverseydin kimse fark etmeyecekti seni, kimsenin fark ettiği biri olmayacaktın. Hatta, bir adın bile olmayacaktı.


Hiç doğmasaydın, şu an aramızdan eksik olacaktın. Ama eksikliğini bile fark etmeyecektik. “Caner şimdi burada olsaydı!” bile diyemeyecekti annen baban ve sınıf arkadaşların. Çünkü olmayacaktın ve olmadığın için de olmadığın fark edilmeyecekti. Örneğin “Sümeyye seni ne kadar özledim!” diyen bir arkadaşın olmayacaktı. Çünkü hepten eksik olduğun için arkadaşın eksikliğini çekmeyecekti.


Senin anlayacağın hiç var olmamak ölmekten beterdir. Öldüğünde hiç olmazsa, ardın sıra ağlayanların olur, eksikliğini çekenler olur, özleyenlerin olur. Ama hiç yaşamadığında, hesaba katılmazsın, sözün bile edilmez.


İşte şimdi hesabını yeniden yap; kendini kendinden çıkar. Geriye sıfır kaldığında, yani sen adı bile olmayan bir hücre topluluğu olduğunda seni önemseyen kim olabilir? Tanıdıkların içinde öyle biri var mı? Sevdiklerin arasında seni hiç yokken seven biri var mı? Örneğin, yüzün ortada bile değilken yüzünü özleyen biri var mı?


Nasıl olabilir ki? Seni en çok sevenler bile seni sen varolduğun için sevdi. Şimdi sen, seni sen yokken bile seven birini düşünmek istemez misin? Seni sen var olduğun içen sevenleri hatırladığın kadar, seni sevdiği için var edeni hatırlamak istemez misin?


Kendini kendinle çarp

Bu sabah aynaya bir bak. Bakalım kimi göreceksin.  Elbette yeryüzündeki bütün insanlara benzeyen bir insan yüzü. Kaşları, gözleri, yüzü, burnu, kulakları, saçları ile sen de herkes gibi bir insansın. Ama aynada herhangi bir insanı görüyor değilsin. Kendini görüyorsun. Tümüyle sana özel, sadece senin için yaratılmış bir yüz görüyorsun. Yani senin yüzün gibi başka bir yüz yok. Onun için yüzüne bakanlar seni, sadece seni görüyorlar. Seni tanıyanlar yüzünden tanır, sevenler yüzünü sever. Herkese benzeyen birini değil. Bütün zamanlarda, senin yüzün gibi bir yüz olmadı, senin yüzün gibi bir yüz olmayacak.

Şimdi tekrar düşün. Sen, en azından yüzüne bakarak anlayabileceğin gibi, seni yaratan için bir  tanesin, biriciksin, çok özelsin. Aynaya bakıp yüzünü gördüğünde, hep bunu hatırla. Sen hayran olduğun birilerine benzediğin için önemli değilsin. Sen şarkılarını severek dinlediğin şarkıcı gibi konuştuğun için özel değilsin. Sen giydiğin ayakkabı sayesinde, tuttuğun takımın başarıları yüzünden, tişörtünün üzerinde yazan marka için biricik değilsin. Sen, sadece “Sen” olduğun için önemlisin. Seni biricik, bi’tanecik ve özel olarak yaratan, yaşatan bir Yaratıcı seni önemsediği için önemlisin.


Kendini kendine böl

Etrafına bir bak. Ne kadar çok insan ne kadar çok şey peşinde koşuyor. Çok para, çok mal, çok yer, çok iş, çok yemek, çok araba, çok tatil, çok çok… Ne kadar telaşla yaşıyorlar. Herkesin çok acelesi var, çok telaş içindeler, çok koşturuyorlar, hep bir yerlere yetişmek istiyorlar. Durup kalsalar kaybedecekler sanki..  Koşturmasalar ellerindekileri düşürecekler gibi.
Şimdi bir de kendine bak. En çok ne mutlu ediyor seni? Kimler sana gerçek dostluk yüzü gösteriyor? Kaç sahici arkadaşın var? Kaç sırdaşın var? Çok az şey mutlu ediyor seni. Dostların pek az. Arkadaşlarının ve sırdaşlarının sayısı bir elin parmağını geçmiyor. Bazen sadece nefes almak seni mutlu etmeye yetiyor. Özlediğin bir dostunu görmek, özlediğin bir sahilde yürümek, sevdiğin bir yiyeceği yemek, sevdiğinin iki gözünün içine içine bakmak mutlu ediyor seni. Hepsi az şeyler.. Çok az şeyler…


Şimdi geri dön. Dur ve yeniden bak. Meydanlarda koşturan insanların aradıklarını bir düşün.  Merdivenleri telaş içinde tırmanan, otoyolları son hızla tüketen kalabalıkların neyin peşinde olduğunu düşünmeye çalış. Aslında onların çoğu senin çoktan bulduğun çok az şeyin peşinde. Ama çok koşturdukları için bir türlü durup kendilerine soramıyorlar. Yazık ki aradıklarını sandıkları şeyi bulduklarında da tanımayacaklar.


Sen senin için önemlisin. Biricik olduğun için önemlisin. Kendini başkalarıyla kıyaslamayı bırak. Kendini kendinle kıyasla. Kendini başkalarının yaşadıkları ile tanımlamak yerine kendi yaşamınla tanımla. İçinde başkasının plağı çalmasın. Kendi sesinle konuş. Kendi yüzünle bak hayata. Kendini önemli bilerek yürü sokaklarda.

Nefes alıp verebildiğin için, güneşe çıplak gözle bakabildiğin için, rüzgârı hissedebildiğin için mühimsin. Yaratıldığın için önemlisin. Kendini kendine bölersen, eline tam tamına bir 1 geçecek. Ne yarımsın, ne eksiksin, ne de kimselerin seni tamamlamasına ihtiyacın var. Sen mühimsin.

 Genç Yaklaşım Dergisinin 27. Sayısından alıntıdır.

Yorum (2) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Aşk ve İktidar

28/11/2006 -Kategori: Yazilar

İNSANIN BAŞKA BİR varlık ile olan muhatabiyeti eğer onda olumlu bir duygu oluşturmuşsa bu ilk önce arzu olarak ortaya çıkıyor. Arzu edilen şeyin onun için nispi önemi, onun ihtiyaca dönüşüp dönüşmeme durumunu ortaya çıkarıyor. Kişi muhatap olduğu şeyi vazgeçilmez bir şey olarak görmeye başladığı andan itibaren bu ihtiyaç duygusu acz duygusuna, acz duygusu da güçlendikçe fakr duygusuna dönüşüyor. İşte aşk tam da burada devreye giriyor.

Şüphesiz aşkın bir çok tanımı, bir çok çeşidi var. Gerçekte aşk aciz, güçsüz, muhtaç olan bir kişinin kendinden daha güçlü, kudretli olan bir kişiye karşı duyduğu şiddetli meyil ve muhabbettir. Bu şiddetli meyil nispeten zayıf birinin kendinden daha güçlü, kudretli sandığı birini acizane talep etmesi ile başlıyor. Nefis karşı cinsten birini acizliğinin bir göstergesi olarak talep ediyor. Kendinde olmayan bir şeyi onda bulduğunu veya bulacağını sanıyor. Kendindeki eksik bir şeyi onunla tamamlayacağını ümit ediyor. Ama bu acz ve aşk hali bir noktadan sonra öyle bir hırs halini alıyor ki, nefis isyan ediyor, iktidar nutukları atmaya başlıyor. O zaman aşık kişi kendi nefsine;

"Fânîyim, fânî olanı istemem; âcizim, âciz olanı istemem.
Rûhumu Rahmân'a teslim eyledim, gayr istemem.
İsterim, fakat bir yâr-ı bâkî isterim.
Zerreyim, fakat bir Şems-i Sermed isterim.
Hiç ender hiçim, fakat bu mevcudâtı birden isterim." diyemiyor.

Günümüzde ekseriya geçerli olan anlayışa göre aşk ve evlilik acziyet, arzu, talep, hırs, iktidar ve nihayet iftirak/ayrılık ile son bulan bir süreci izliyor. Belki son söyleyeceğimizi daha başta söylemeliyiz: Aşk acizlikle başlıyor, iktidar iddiası ile hitama eriyor.

Aşkın acziyetin ve acizlerin işi olduğunun en güzel kanıtları aşk ve evlilik fikrini oluşturan fonksiyondaki değişkenler. Hemen her seferinde bir kişi bir başka kişiye aşık olurken şu dört unsura yedeğinde taşıyor: Güzellik/yakışıklılık, servet, soy ve takva. Bu dört değişkenin fonksiyon içindeki payı kişiden kişiye değişiyor. Mesela nispeten fakir birisi için karşıdakinin serveti, yine nispeten çirkin birisi için karşıdakinin güzelliği/yakışıklılığı aşk ve evlilik kararında diğer unsurlara göre daha fazla etkili oluyor. Değil mi ki insan kendinin yoksuludur. Değil mi ki insan aşık olduğu kişiden kendinde olmayan şeyi talep ediyor.

Aşk bir acz ve zaaf hali olsa da zaaf gerçekte insanın en zayıf yanı. Bunun için zaafın kudrete dönüştürülmesi de mümkün. Ama bunu nefsani muhabbetle başarmak mümkün değildir.

Bilinen anlamda aşk celale mazhar erkek ile, cemale mazhar kadının bulunduğu hemen her yerde vardır. İktidar iddiası ise kemalden yoksun celalde, kemalden yoksun cemalde hemen her zaman vardır. Celal gücü ve kuvveti, cemal kudreti içinde barındırır. Bazen cemal celalden daha fazla güce sahiptir. Bazen bütün celaller birleşse bir cemalin gücüne erişemez. Cemalin ayinesi aşk özünde bir kuvve, güç ve kuvvettir. Evlilik ise kudrettir. Kontrolsüz güç ve kuvvet, güç ve kuvvet değildir. Kudret gücü ve kuvveti yönetebilme, evlilik de aşkı yönetebilme sanatıdır.

Aşkta celal tarafta bulunan kişi kudret, izzet, kahr, cebr, hakimiyet gibi sıfatları kullanmakta aşırıya gittiği zaman, cemal tarafta bulunan kişi de rahmet, merhamet, şefkat, ikram, ihsan, lütuf gibi sıfatlara layığınca sahip olamadığında aşk ve evlilikler sarsılıyor. Güç ve iktidar mücadeleleri başlıyor.

Aşkın bir çok çeşidine tenezzül edilmeyip, ekseriya aşkın karşı cinsler arasındaki ilişki, iletişim yada alışveriş düzeyine indirgendiği bir zamanda aşk ile iktidar arasındaki ilişkiyi anlamak aşk “sorununu” çözmede kilit rol oynayacaktır.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi bu gün aşk denilince çoğumuzun aklına bir kişinin karşı cinsten başka birine karşı duyduğu hisler akla geliyor. Buradaki “karşı” ifadesi ilişkide odak noktayı oluşturuyor. Zira karşı ve karşılık bulunan bir yerde güç ve talepler etkilidir. Bu minvalde talep edenin veya güç kullananın kim olduğu çok da önemli değil. Yine de umumiyetle aşka talep ile gelenin kadın, aşkta güç gösterisinde bulunma isteğinde bulunanın erkek olması durumunun altını çizmekte fayda var. Bundan dolayıdır ki son yıllarda özellikle kadınlar cenahında kadın-erkek ilişkilerinde eşitlik iddiası sürekli dillendiriliyor. Her ne kadar “aşka pirim” diyen, “aşka pirim veren” daha çok kadınlar olsa da, kadınların kadın-erkek ilişkisinde eşitlikten bahsetmeleri bir açmazı ifade etmiyor değil.

Gerek aşkta, gerekse de evlilikte asıl olan iktidar ve eşitlikten ziyade denkliktir. Buna İslam literatüründe küfüv deniliyor. Küfüv (denklik) ise hiçbir zaman günümüzdeki anlamıyla “eşitlik” kavramını karşılamıyor. Eşitlik somut bir durumu ifade ederken, denklik ise eşitlikten öte somut ve soyut durumları dikkate alır. Bir an için aşkı ve evliliği sonsuz acziyetimize bir ilaç olarak kabul edelim. Bu durumda yukarıda saydığımız aşk ve evlilikte belirleyici olan dört unsur bir ilacın içindeki kimyasal maddeler gibidir. Birden fazla madde birbirinden farklı oranlarda bir araya gelerek ilacı oluşturdukları gibi aşk ve evlilik de birden fazla unsurun birbirinden farklı oranlarda birleşerek meydana getirdikleri bir durumu ifade ediyor. Bu hale biz denge diyoruz. Ne var ki günümüz aşkları ve evlilikleri için bu denklik durumundan söz etmek biraz zor. Günümüzde bu durum eşitlik olgusuyla işliyor yada işletiliyor.

Aşkın özellikle de evliliğin bir “denklik (küfüv) meselesi olduğunu, “eşitlik” meselesi olmadığını fark edemeyen hemen her kişi aşk üzerinden bir iktidar mücadelesine giriyor.

Kadın ve erkeğin her ikisi de kendi çaplarında bir güce sahip olsalar da, bir süre sonra herkes kendini süper güç olarak görmeye başlıyor. Faziletfuruşluk, malumatfuruşluk veya başka diğer hal ve hareketleri ile karşısındakinin üzerinde hakimiyet kurmaya çalışıyor. Uhuvvet ve ihlas prensiplerini bir tarafa bırakıyor. Günümüzde boşanmaların artmasının altında yatan en etkili nedenin bu uhuvvet ve ihlastan yoksun güç ve iktidar mücadelesi olduğu açıktır. Bunun içindir ki aşk ve evlilik ilişkisinde taraflar arasında imkanı artanın talebi, talebi artanın da boşanma arzusu artıyor.

Aşk ve akabindeki evlilik “eşitlik” iddiasından uzak bir şekilde denklik öznesinde yürütülmeye çalışılsa aşk ve evlilik “eşit kuvvetlerin mücadelesi” değil “denk kuvvetlerin muaveneti” ile kemale erecek. Değil mi ki kadındaki cemali kemale ulaştıran erkekteki celalin muaveneti, erkekteki celali kemale ulaştıran da kadındaki cemalin nezahati ve nezaketidir. Her ne kadar şimdiler de erkeklerin ikide bir celallenmesi ve kadınların da sürekli cemalleşmesi hayra alamet olmasa da.

Bizler zamanın acz, fakr, şefkat ve tefekkür çağı olduğunu idrak edebildiğimiz ölçüde aşkın bizi aciz bırakan olumsuzluklarından kurtulabileceğiz.

Bizler aşkın özünde bir kuvve, güç ve kuvvet, evliliğin ise kudret olduğunu, kudretin gücü ve kuvveti yönetebilme, evliliğin de aşkı yönetebilme sanatı olduğunu fark edebildiğimiz zaman

aşkı yerli yerine oturtabileceğiz.

Bizler aşkta iktidar iddiasından aşkın ve evliliğin bir eşitlik meselesi değil, denklik meselesi olduğunu anladığımızda vazgeçebileceğiz.

Bizler aşkta iktidar iddiasından aşkın bir ihtilal, evliliğin ise bir inkılap olduğunu fark ettiğimizde vazgeçebileceğiz.

Bizler aşkta iktidar iddiasından aşkın acizlikle başladığını, iktidar iddiası ile hitama erdiğini bilebildiğimiz müddetçe vazgeçebileceğiz.

Ve bizler;

Ey nefsim! Sen dahi kalbim gibi ağla ve bağır ve de ki:
"Fânîyim, fânî olanı istemem; âcizim, âciz olanı istemem.
Rûhumu Rahmân'a teslim eyledim, gayr istemem.
İsterim, fakat bir yâr-ı bâkî isterim."

diyebildiğimiz zaman aşkta iktidar iddiasından vazgeçebileceğiz.

 

Mustafa ORAL

 

http://1111.karakalem.net/?article=2345 sitesinden alıntıdır.

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

BİZ SARIMSAĞI FARKLI BİLİRDİK!!!

21/11/2006 -Kategori: Yazilar

Sarımsağın bana hatırlattığı bazı şeyler vardır, neler olduğunu söylemeye gerek yok, benim de her derde deva olarak bildiğim ama fazla tüketmediğim sarımsak meğer çok farklı bir işleve sahipmiş. Tabi bilimsel bir deney olmasına rağmen tez-antitez çalışmalarını da incelemekte fayda var fakat sanırım sarımsağın herşeye faydalığı olduğunu da söylememek lazım siz ne dersiniz?

 

Sarımsak – Bir beyin zehiri

Bu yazıda sizlerle, soğan ve sarımsak hakkındaki Rasûlullah (aleyhisselâm)’ın öğütleriyle birlikte, geçtiğimiz haftalarda yerli basında da yeralan soğan ve sarımsağın toksik etkileriyle ilgili bilimsel bulgu ve açıklamaları paylaşacağım.

Bazı kişiler, hadislerde işaret edilen soğan ve sarımsaktan uzak durmayı, sosyal yönüyle ele almakla yetinse de, konunun biyolojik yönü ve dolayısıyla beyinle ilgili ve hatta maneviyata uzanan etkileri gözardı edilemeyecek boyutlardadır.
* * * * * *

Günümüzde hızla küreselleşen beslenme eğilimlerine rağmen, insanların neleri nasıl yediklerini, genellikle yaşadıkları çevrelerin ve toplumların şartlanmaları belirler. Bu şarlanmalara beslenme adetleri veya alışkanlıkları da denir. Bu alışkanlıklar çoğu zaman birbirinden o derece farklıdır ki, bir toplumda iştahla yenen birşey, bir başka toplumdan gelen kişilerin midesini kaldırabilir. Örneğin, ne Uzak Asya’daki kurutulmuşu yenen su ürünlerinin kokusu, ne de İskandinav ülkelerindeki tereyağında kızartılan salyangozlar Anadolu’da yaşayanlar için pek iştah açıcı ya da özenilecek yiyecekler değillerdir. Bunun yanısıra, yetiştiği toplum içerisinde de çoğunluğa uymayan bazı yeme alışkanlıklarımız veya yememe alışkanlıklarımız vardır. Örneğin bazılarımız, çocukluğumuzdan beri soğan ve sarımsak gibi birkaç yiyeceği hoş karşılamaz, hatta elimizden geldiğince onlardan uzak dururuz…

Hazreti Muhammed aleyhisselâmın yaşadığı devirde ve ortamda, bugün bizlerin sofralarında yeralan yiyeceklerden büyük bölümü yoktu. İşlenmiş gıdalar biryana, domates, patates gibi günümüzde yaygın tüketilen doğal ürünler dahi henüz Asya ve Avrupa kıtalarına girmemişti. Bununla birlikte, Hazreti Muhammed (aleyhisselâm)’ın hadislerinde, beslenme konusuna son derece büyük önem verdiğini görmekteyiz. İçeceğimiz suyun öneminden, anne sütünün, zeytin, üzüm, hurma, incir gibi sağlığa son derece faydalı meyvelerin, zeytinyağının, balın, reyhan, zencefil gibi baharatların tüketilmesinin faydalarına, bunlar yanısıra, alkol gibi uyuşturuculardan, domuz etinden ve aşırı yemekten uzak durulmasına kadar beslenme konusunda işaret ettiği gerçekler yüzyıllar boyunca inananlara yol gösterici olmuştur. Bilimsel araştırmalar sayesinde günümüzde ortaya çıkan tespitler, ondört yüzyıl önceden Rasûlullah aleyhisselâm tarafından işaret edilen gerçeklere “iman” ederek yaşamış olabilmenin kıymetini bir kez daha ortaya koymaktadır.

Bu yazıda sizlerle, soğan ve sarımsak hakkındaki Rasûlullah (aleyhisselâm)’ın öğütleriyle birlikte, geçtiğimiz haftalarda yerli basında da yeralan soğan ve sarımsağın toksik etkileriyle ilgili bilimsel bulgu ve açıklamaları paylaşacağım.

Bazı kişiler, hadislerde işaret edilen soğan ve sarımsaktan uzak durmayı, sosyal yönüyle ele almakla yetinse de, konunun biyolojik yönü ve dolayısıyla beyinle ilgili ve hatta maneviyata uzanan etkileri gözardı edilemeyecek boyutlardadır.

Buharî ve Ebu Davûd’da yeralan bir hadiste Cabir (radıyallahu anh)’dan nakledilen hadiste “Rasûlullah aleyhissalâtu vesselâm’ buyurmuştur ki: “Kim sarımsak veya soğan yerse bizden uzak dursun −veya mescidimizden uzak dursun− evinde otursun.”

Diğer birkaç hadiste bildirilir ki:

“Bazen Rasûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’a içerisinde yeşil sebzeler bulunan tencere getirilirdi de onda koku bulur ve (ne olduğunu) sorardı. Kendisine sebze nevinden ne olduğu bildirilince, tencereyi, beraberindeki arkadaşlarından birini göstererek ona vermelerini söylerdi. Aleyhissalatu vesselam, onun yemekten çekindiğini görünce: “Sen bana bakma, ye! Zira ben senin gibi değilim, senin konuşmadığın (meleklerle) konuşuyorum” derdi.”

“Hazreti Ali radıyallahu anh anlatıyor: “Biz çiğ olarak sarımsak yemekten yasaklandık.”

Ömer bin Hattab’dan (radıyallahu anh): “Ben mescidde, Rasûlullah’ı soğan ve sarımsak kokusunu aldığı bir kimseyi, mescidden çıkarılmasını emrederken gördüm. Bu adam, Bâki kabristanlığına kadar mescidden uzaklaştırılmıştı.” (Müslim)

“Sarmısak, soğan, pırasa ve turp yiyen, mescidimize yaklaşmasın. Çünkü insanların rahatsız olduğu şeylerden melekler de rahatsız olur.” (Taberanî)

Halk arasında sarımsak bazen tansiyon düşürücüdür, bazen uyku verici, bazen de her derde devâ. Oysa, uyku halinin sarımsağa karşı vücudun alerjik bir reaksiyonundan kaynaklanabileceği yönünde bulgular olduğu gibi, içerdiği ’sulfonhydroxyl’ denen maddenin öldürücü zehir olduğu yönünde bilimsel açıklamalar var. Sarımsak birçok beyin hücresinin ölümüne neden olmaktadır ve böylece sağ ve sol beyin arasındaki senkronizasyon dengesini bozmaktadır. Beynin tepki verme hızını birkaç kat yavaşlatmaktadır. Eskiden gangster ve askerler, silahlarını ateşlemeden önce mermilerine sarımsak sürerlermiş ki öldürücü olsun! Tarımda biyolojik mücadele yöntemi olarak haşerelere karşı sarımsak halen kullanılmaktadır. Bu açıklamaları yapan Amerikalı hekim Dr. Robert C. Beck’in İngilizce röportajını buraya tıklayarak okuyabilirsiniz.

Ayrıca aşağıda, ABD’de yayımlanan Nexus Dergisi Şubat/Mart 2001 sayısında yeralan ve Dr. Robert C Beck, DSc’ın, Seattle, Washington’da, 1996 yılı Mart ayında verdiği dersin kaynak gösterildiği ‘SARIMSAK – TOKSİK ŞOK – Bir beyin zehri’ başlıklı makalenin çevirisini okuyabilirsiniz. Yazının yazımlandığı web sitesinde sarımsağın beyne zehirli etkisi sorgulanıyor.

“Sarımsağın zehirli olmasının sebebi, kimyasal içeriğinde bulunan sulphone hydroxyl iyonunun tıpkı sulfoxide zehir olan DMSO (dimetil sulfoksit) gibi vücudumuzdaki kan-beyin bariyerini delerek beyin hücrelerine özel zehriyle zarar vermesidir. Bu durumu, dünyanın en büyük Etik EEG (elektroansefalografi) geribildirim ekipmanı üreticisi olduğum sırada ürkütücü bir şekilde keşfettik.

Öğlen yemeğinden dönen insanların, gelişimlerini izlemek için EEG’lerini çektiğimizde klinik olarak ölü gibi olduklarını gördük. “Peki ne olmuştu?” “Yemeğe bir İtalyan lokantasına gitmişlerdi ve salatalarını sarımsaklı sosla yemişlerdi.” Bu yüzden, onlara testlerden önce sarımsaktan uzak duracaklarına dair belge imzalattık; çünkü aksi halde hem onların zaman ve paralarını, bizim de zamanımızı boşa harcıyorduk. Sanırım içinizde pilot olanlar veya uçuş testlerine katılanlar vardır.

1950’li yıllarda Doc Halan grubunda uçuş test mühendisliğindeydim. Uçuş hekimi her ay yanımıza gelerek bize bir tembihte bulunurdu: “Uçuşa çıkacağınızın 72 saat öncesinden itibaren sakın sarımsağa yaklaşmayın, yoksa reaksiyon gösterme süreniz 2 ve 3 kat artar! Birkaç diş sarımsak yediğinizde, normale göre refleksleriniz 3 kez daha ağırlaşır.”

Bu olayın üzerinden geçen 20 yıl boyunca, bunun sebebinin ne olabileceğini, sarımsağın genellikle beyin dalgalarını düzensiz hale getirdiğini (senkronizasyon bozukluğuna uğrattığını) keşfedinceye kadar anlamamıştık.

Bunun üzerine Stanford Üniversitesinde bir çalışma yürütülmesini sağladım ve gördük ki sarımsak aslında bir zehirmiş. Ayağınızın altında bir diş sarımsak ezerseniz, kokunun kısa bir süre sonra bileklerinize sonra da tüm vücudunuza işlediğini fark edebilirsiniz. İşte, zehirli DMSO adlı madde bu yüzden tıpkı sarımsak gibi kokar. Sarımsağın ihtiva ettiği Sulphone Hydroxyl iyonunun beynimizde iletişimi sağlayan (corpus callosum) büyük ağ yapıya kadar her bariyeri delip geçer. (Corpus callosum, 200 milyon civarında olduğu düşünülen nöro-fiber ağı; beynin sağ yarım küresi ile sol yarım küresi arasındaki bağlantı ve iletişimi sağlıyor.) Organik tarım yapanlar, bitkilerini böceklerden korumak için DDT kullanmak yerine sarımsak kullanılabileceğini ve sarımsağın haşerelerin yolundaki herşeyi öldüreceğini bilirler.

Birçok insan çok kere sarımsağın faydalı olduğu yolunda şeyler işitmişlerdir. Bize göre bunu kabul eden kişiler, geçtiğimiz yüzyılın başlarına kadar eczanelere gidip ‘morfin sülfat’ alıp bunu uyumaları için bebeklerine veren cahil annelerle aynı sınıfta sayılırlar.

Eğer baş ağrılarından şikâyetçi, dikkatlerini toplayamayan veya bilgisayar başında işlerine odaklanamayan hastalarınız varsa, basit bir deneme yapabilirsiniz! Bu insanların sarımsaktan uzak durmalarını sağlayın ve çok kısa sürelerde ne kadar iyileşme gösterdiklerini göreceksiniz. Yaklaşık üç hafta geçince, onlara sarımsak yemeleri için yeniden müsaade edin. “İnanamıyorum, şikâyetlerimin sebebinin sarımsak olabileceğini hiç aklıma getirmezdim” diyeceklerdir.

Belki bu anlattıklarım pek popüler değil ama gerçeği söylemek zorundayım.”

Bilim bunları söylüyor… Dünya yüzündeki birçok mistik  inançta da soğan, sarımsak, pırasa, turp gibi şeylerin, negatif enerjileri çektiği, kötü enerjilerin de kötü kokuları sevdiği inancıyla yenmemeleri tavsiye edilir.

DİN’de, insanları uzaktan izleyen yargıç bir tanrının yeri olmadığı gibi, ne o tanrının emirleri, ne de kimse için o tanrının koyduğu “yasaklar” sözkonusu değildir!.. Ancak, herkesin yaptığı seçimlerin sonuçlarını yaşayacağı da kaçınılmazdır! Adına ister ‘O’nun takdiri’ densin, isterse ‘kişinin seçimi’, bu işleyiş değişmez ve sünnetullah denen varoluş sisteminin temel bir realitesidir.

Ahmed Bâki

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

AŞIĞIM EVET!!!

21/11/2006 -Kategori: Yazilar

 

KOCAMAN KUTULARIN ÜZERİNDE görürüz hep “Dikkat Kırılır!!” vb uyarıları ve buna mukabilde diğer gerekli işaretleri.. “Bu taraf üstte gelsin”, “şöyle taşıyın”, “üzerine yük koymayın” , “yağmurdan ve nemden koruyun” vs. vs. Tüm bu ibareler bize kutunun içindeki maddenin ne kadar ehemmiyetli ve önemli olduğu konusunda az çok bir fikir verir. Kendimizi kutunun üzerindeki işaretlere uyma zorunluluğunda hisseder ve henüz göremediğimiz bu maddeye ne de çok özen gösteririz.

Peki ezip geçtiğimiz, basıp ezdiğimiz yada çarparak varlığını hiçe saydığımız Rabbimizin yarattığı güzelliklere karşı nasıl muamele ediyoruz yada etmeliyiz? Öyle güzel ki Rabbin yarattığı her bir zerre sözüm ona sanat eserlerini aratmayacak nitelikte.. Oysa bizler yok sayıyoruz çoğu zaman bu eserleri.

Kar taneciklerinin fotoğraflarını gördünüz mü hiç? Nasılda güzel ve eşsiz yaratılışları vardır her birinin.. kimisi çiçekçilerin vitrininden özenle seçilmiş gibi, kimisi altıgen geometrik veya köşeli.. Lakin her birinde eşsiz bir yaratış göze çarpıyor. Ayaklarımızın altında umarsızca ezip geçtiğimiz kar tanecikleri, yüzümüze gözümüze düşen yağmur damlaları, tenimize değen ferahlatıcı rüzgar, ağaçların yaprakları ile çıkarttıkları uyumlu sesler.

Baharda çiçeğe duran, renkleri pembeye dönmüş dallar. Şimdi yeniden pür telaş ağaç dallarına yürüyen ve ağaçlara giysi olma görevini üstlenen, taze yeşil yapraklar.. Hatta dahi yaprakların kendisi, yaprakları taşıyan dallar, dalları barındıran gövde, gövdeyi taşıyan toprak, toprağın içinde canlıların tümü ve daha neler neler nasılda güzel tarif ediyorlar Rabbin mükemmel yaratışını.

Yeryüzünü, bizi ve içindekileri yaratan öyle büyük bir Sanatkar ki, eserlerinin üzerine gözümüze sokarcasına gösterilmesi gereken ehemmiyeti yazmak yerine, yaratmış olduğu en mükemmel varlığa, biz kullarına gönderiyor uyarıları Kutsal bir kitap ve gül gibi bir Nebi ile.. O halde bizler nahoş talimatlarla ve uyaranlarla karşılaşmadan, Bediüzzaman Said Nursi hazretlerinin deyişiyle, şefkat tokatlarını yemeden önce, gerekli ihtimamı gösterelim Rabbin yaratmış olduğu her bir zerreye..

Cennet kokularıyla dünyamıza teşrif eden minicik bir bebeğe, o bebecik için uygun olan sarayı anne karnında etten ve kandan inşa eden Rabbin, bebeciğin doğumuyla anne ve babaya verdiği şefkate, gözlerimize yerleştirilen ışıltılara.. Zamanımızın hoyratlığına inat halen daha var olan iyi insanlara ve iyiliklere ve daha bir çok güzelliğe daha fazla dikkat etmemiz lazım bizlerin..

Bizler, evet biz Müslümanlar.. Pür dikkat bakmalıyız çevremize ve teyakkuzda beklemeliyiz, her an karşımıza çıkabilecek bir sanat eserini.. Bazen sevimli bir kedi yavrusu, bazen bir ilkbahar dalı, bazen yaşlı bir teyzenin minnet dolu tebessümü, bir gazetenin köşesindeki tıbbi bir gelişme her biri hep Rabbi ve aslında her şeyin onun ilham etmesi neticesinde var olduğunu anlatmalı bize.. O yüzden O’nun hatırına sevmeliyiz yaşamayı ve yaratılmış her bir canı..

Büyük görmeden kendimizi, küçük görmeden karşımızdakileri, kardeş bellemeliyiz evreni.. Evreni ve içindekileri.. Çiçekleri, yaprakları, yağmur ve kar taneciklerini.. Böylesi mükemmel yarattığı için Rabb’e şükretmeliyiz bolca.. Sevda olmalı şükür içimizde.. Bakınca görmeliyiz, hayran olduğumuz tüm güzellikleri aslında Bir olan Rabbin var ettiğini..

Her bir sanat eserini keşifle beraber daha da bir artmalı sevdamız, aşkımız.. En azından ben biliyorum kendimi.. Beşeri aşık değilim ben lakin, sayısız aşklarım var benim.. Bulutlara sevdalı bu yürek... Lodos sonrası, yada yağmur öncesi yüklü bulutlara bakmaktan Leyla misali arşınlıyor yolları.

Başka bir vakitte Rabbin yarattığı güzel bir adaya aşık oluyor.. bambaşka bir vakit Rabbinin sanatlı yaratışına, güzel bir çiçeğin sapı ile çiçek başının bağlandığı noktada şahit oluyor ve yeniden O Yüce Rabb’e vuruluyor . O yüzden “Leyla’mısın , aşık mısın nesin?” serzenişlere bir cevap hükmü taşıyor bu satırlar.

Cisim yada madde aşkı değil bu benimki.. Yaratılışa, hem de öyle mükemmel bir yaratılışa duyulan aşk bu. Aşığım evet. Leyla’yım evet.. Leyla’yım Ben, Rabbimin Leyla’sı !!

Ve Aman Dikkaaaat!! Her an, her yerde, bizimle birlikte Rabbin var ettiği müthiş sanat eserleri!

 

 

Bu güzel yazı Öznur ÇOLAKOĞLU tarafından yazılmıştır.

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
« Önceki -

DERİN DÜŞÜNCELER

.......

Son Yazılarım

Arkadaşlarım

Kategorilerim

Bağlantılarım

Designed by In Obscuro